festival hatıraları

28.istanbul film festivali 19 nisan tarihi itibariyle sona erdi ve ödüllerin de dağıtılmasıyla herkes mutlu,mesut nereden geldiyse oraya dönmeye,istanbul'da yaşayanlarda bir dahaki festivale kadar kazıklanmaya devam etmenin haklı gururuyla sinemalarıyla başbaşa kaldılar...

Festival programı açıklandığında herkes yok bu sene iyi film yok,onun ne işi var o nereden çıktı gibi olağan eleştirilerini sürdürürken beni şaşırtan kısım sinema salonları idi...
emek , beyoğlu, rexx, atlas gibi klasikleşmiş sinemalar varken bir anda "yeni rüya" sineması göze çarpar olmuştu.. bildiğimiz o iki süper film birden sineması yenilenmiş,tazelenmiş kendini yine sinema sanatını fakat çok farklı bir içeriğin ortasında bulmuştu... açıkçası festivalde en fazla merak ettiğim milk filmini de burada izlemiş olmak bu sene herşeyi kenara bırakıp yaşasın festival diye slogan atmama sebep oldu... çok farklı duygular ile girdiğim o yeni rüya da yılların o pis kokusunu üstünden atıp tertemiz,yenilenmiş eskiden varlığından bile haberdar olamadığımız balkonu ile şahane bir atmosferi olan bir sanat sinemasına bürünmesi benim açımdan altın lalenin o balkonda bir yere bırakılması gerektiği idi ama nihayetinde yeniliğe,salonlara ödül verilmiyor ama olsun... yapan insanlara ayrı ayrı teşekkür etmek lazım der "yeni rüya" sineması bahsini burada kapatırım....

son sözüm de city's adlı gereksiz yerin neden bu festivalde yer aldığına dair.. arkadaş nişantaşı da yamuk yumuk cümleler kurup sağında solunda yaşayan insanların herhangi bir hayat standartına dair bir fikri olmayan topluluğun tam ortasında city's sinemasında festival gösterimini yapmak için çok düşündüler mi gerçekten merak ediyorum... madem öyle verseydiniz feriye sineması'na en azından görüntü manalaşırdı..

ben bu sene festivalde sadece 3 filme eşlik edebilen birisi olarak izlediğim en güzel film kavramı elbette çok dar bir seçenekten çıkacaktır... sazlıkta,50 ölü adam ve sean penn abimizin milk filmini izlemeye zamanım ve imkanım oldu sadece.. elbette içinde en fazla merak ettiğim milk idi ve i am sam filminden sonra sean penn'in bir oyunculuk gösterisine daha şahit olmanın en keyifli hatıralarıyla sinema salonundan ayrıldım..

gus van sant güzel çekmiş, sean penn iyi oynamış idi , eşcinsellik üzerine bir otobiyografi olsa da bendeniz hem sinemanın verdiği rahatlık hem de yeniliklere açık olma öğretisi ile çok sakin,nezih ve hümanist bir şekilde film de bazı insanların hoşuna gitmeyebilecek sahneler karşısında gülümsememi ve daha da önemlisi keyif alma duygumu kaybetmeyerek festival insanı olmayı öğrenmiş olmanın haklı gururunu yaşayabildim. film notlarına gelince harvey milk abla-abimizin seçilme ihtirasının deniz baykal da olduğuna dair hissiyatlar gelişti içimde, allah sonunu benzetmesin der, milk'in tek başına mücadelenin her ne amaç için olursa olsun nihayetinde kitlelere ulaşacağına dair verdiği mesajlar ve ispatlar filmden çıkarken benim aldığım en güze kıssaslar idi..


sonuç olarak sazlıkta ve 50 ölü adam festival programında seçtiğim için zerre kadar beni yanıltmayan izlemekten keyif aldığım ve tekrar bir şekilde bir yerlerden edinip te izleyeceğim filmler oldu... sazlıkta da andre wajda'nın iki hikaye üzerinden ve oldukça teması yüksek bir hikayeden son derece sakin ama etkileyici ve 50 dead man walking' de bendeniz "boonduck saints" hayranı bir insande benzer duygular yaşatması adına seçimlerim konusunda kendi adıma başarılı olduğumu söyleyebilirim. elbette kaçırdığımdan dolayı üzüldüğüm ve bir şekilde bir yerlerde izleyeceğim filmler,belgeseller oldu lakin burada en büyük eleştiri kendimden ziyade ntv belgesel kuşağını saat 16:00 a koyan zihniyete yapmak istiyorum.. n'dour belgeselimi elimden çaldın ey iksv sana diyecek sözüm yok...
herşeye rağmen güzel tarafı festivale ucundan kıyısından da olsa bir şekilde dahil olmayı başarmak... sonuçta hazırlanan temalar,başlıklar çok başarılı idi, azizler,ustalar,aşıklar,genç ustalar ve daha bir çok başlık adı altında yapılan gösterimlerin hepsine sonsuz saygı duyuyorum ve festival organizasyonuna ne kadar belgesel kuşağında eleştirsem de teşekkürleri iletmekten başka bir şey yapamıyorum... ödüllere gelince hiç bir fikrim yok. çünkü izlediğim herhangi bir film ödül almadı veya ödül alan herhangi bir filmi izlemedim.. burada da zaten ne kadar şahsına münhasır seçimlerle festivale katıldığım belli oluyor.. zaten ne önemi var ki bu kadar filmi 20 güne sıkıştıracak vaktim yok ne benim ne de bir başkasının ve bu yüzden festivaller var zaten, herkes kendine dair bişeyler bulup seçsin diye... dayatmanın olmadığı şeyleri sevmemin sebebi de bu sanırım , olmadığı kadar seçim hakkı, olmadığı kadar alternatif ama yine de kötü olan iş,güç ve zaman problemi... olsun en nihayetinde salonlar dolu, seyirci sağlamdı bu da zaman yaratıldığına dair bir işaret sanırım..

festival bitti herkes evine dağıldı, laleyi alanlar şarap kadehleri ile bunu kutlamaya taksim sokaklarına akarken , laleleri alamayanlar için ise o güzel görüntüyü daha sonraya ertelemenin verdiği hüzün ve umarım kamçılayıcı hayal denklemleri ile sil baştan bir hazırlık dünyasına adım atma süreçleri başladı..

bu arada festivali başından sonuna kadar beraber yaşadığım,festivalden geriye kalan o hatıraların ostasında ismi olan ve festivali entellektüel havadan ziyade bir kutlama gibi geçirmeme sebep olan, güzel insan çok teşekkürler.. lale kartımızla beraber bir daha ki festivalde çok daha fazla deneyimlerde buluşmak üzere....

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

mr fourth quarter

Büyükler için Masal ( + 18' den - 5 'e )